İl Han Özay Makaleleri

TÜRKİYENİN ANAYASAL DÜZEN ARAYIŞINA KATKI

48 yıl önce

TÜRKİYENİN ANAYASAL DÜZEN ARAYIŞINA KATKI

İl Han ÖZAY

“Büyük düşünürler daha doğrusu büyük adamların, çağ­daşları olan kitlelerin önünde, gerisinde veya ortasında, belirli ve değişmez bir yerleri olmaz; Onlar zaman zaman bu yerlerin herbirinde bulunabilirler.”

Benedetto CROCE (1866-1952)

SIDDIK SAMİ ONAR yaşamı ve eserleri ile çağdaş Türk kamu hukuku öğretisi, Üniversite ve 1961 Anayasasının simgesi olmuş ve bu kavramlarla ister istemez özdeşleşmiştir. Onun son ve en genç izleyicisi olarak, “Armagan” da Hocanın Türkiye’nin anayasal düzen arayışına katkısını yansıtmak amacına yönelik bir “not” ile yer almayı arzuladım. Bu katkıyı yine Onun görüşleri aracılığiyle(*) aktarmanın bile sanmak istediğim kadar kolay bir deneme olmadığının bilinci içinde, anısına saygı ve tükenmeyen özlemle, sunarım.

Evrende yüzyıllardan beri süregelen anayasal hareketler bugün de tükenmiş değildirler. Özellikle yeni ekonomik akımlar bunların doğurduğu siyasal kurumların isterleri geleneksel kurumları etkilemekte ve anayasal düzenleri uzun süredir yerleşmiş toplumlarda bile, gerçekte aynı düzen içinde de olsa, yeni oluşumlar sürüp gitmektedir. Bu oluşumların nedeni kuşkusuz toplumlar ile hukuk düzeni arasındaki karşılıklı ilişki ve etkileşimdir. Nitekim konu tarihsel süreç içinde ele alındığında. Devlet kavramının kişilerden kitlelerin duygu ve bilincine geçmiş olduğu, buna bağlı Devlet gücünün de kişilere ait olmaktan çıkarak ortak bir bilincin konusu niteliğini kazandığı, başka bir deyişle kurumlaştığı görü­lür.

Devlet gücünün kurumlaşması, düzenin kişisel kaygı ve yararlardan soyutlanması geleneksel veya yazılı bazı kuralların. Anayasa adlı altında, toplum içindeki güçleri dengelemesi yoluyla gerçekleşmiştir. Bu kurallar, giderek her gücün toplum yaşamı içinde en yararlı işlevi yerine getirebilmesi, baskı ve buna karşı tepkilerin doğuracağı kargaşanın önlenmesi yoluyla bir düzen ya­ratmışlar, veya var olan bir düzeni somutlaştırmışlardır. Dolayı­sıyla tüm bu düzenin, ögeleri içinde bulunulan sosyal ortam, ulaşmak istenen amaç ve bunun için gerekli koşullardır. Bu bakımdan Devletin anayapısını belirleyen ve bağlı olacağı ilkeleri saptayan sistemlerin, önce düşün alanında aranması, varılan çözümlerin
toplum yapısı ile karşılaştırılması sonucu elde edilen esasları ana yapı ve Devlet kurumu ve işleyişinin ana ilkelerini, yani Anayasalarınıoluşturan kurallar olarak benimsenmesi zorunluluğu vardır. Bunun aksi yazılı belgeler ve genel olarak hukuk kuralları ile gerçek toplum yaşamı ve uygulamanın birbirlerinin yabancısı olmaları sonucunu doğurur. Hukuk kurallarını en gelişmiş örnek­lerine göre ve hele önyargılardan yola çıkaraksaptamak yolunu seçenler ise bu çıkmazın içine kolaylıkla düşebilirler ve birbirinin aynı olan sistemlerin, toplumsal koşulların farklı olması sonucu, değişik uygulamalara neden olabildiğini görürler.

Osmanlı Devleti kuruluş ve yükselme devirlerinde gereksinmelerine uygun bir hukuksal yapı ve yönetime sahipti. Bu yapı ve kurumlar sonraları yeterli olmamağa başlamış ve bunu doğal ola­rak siyasal ve yönetsel bunalımlar izlemişti. Ancak bu bunalımlar üzerinde yoğun bir düşün akımı hemen hiç bir zaman görülmediğinden, çözümler hep gerçekdışı kaldı.

Egemenliğini merkez dışı güçlerle paylaşmak durumunda ka­lan II. Mahmud 1808 yılında Anadolu ve Rumeli âyanı ile Sened-i ittifak adı verilen belgeyi imzalamakla Osmanlı İmparatorluğunda ilk anayasal hareket gerçekleşmiş oluyordu. Ancak Padişahın yet­kilerini düzenleme yolunda ilk adımı atmış bulunanların bilinçli olmayışı bu hareketi gelip geçici, sonuçsuz bir olay görüntüsünde bıraktı. Kendiliğinden gerçekleşen bu ilk anayasal hareket bir ya­na, o günden sonraki diğer tüm düzenlemeler ise Batımızda varı­lan bazı aşama ve sonuçların başarısız birer kopyesinden başka birçey olamadı. Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve Tanzimat Ferman­ları tek yanlı bir özentinin belirtileriydiler ve olguda hiçbir top­luluk tarafından benimsenmediler.

Benzenilmek istenen ülkelerle anayasal düzenler genellik­le kanlı savaşım ve devrimlerin oluşturduğu kesintisiz bir evri­min sonuçları üzerine kurulmaktaydı. Oysa gerçek anlamda ilk anayasamız olan Kanun-u Esasi bile ülkenin yapısı ve kurumları incelenmeden, geçirilen deneyler gözönünde bulundurulmadan hazırlanmıştı. Nitekim örnek alınan ülkelerde de önceleri tek elde toplanan egemenliğin yaygınlaştırılması ve bölüştürülmesi zorunlu& yeni bazı kurumların ortaya çıkmasını sağlamış, anayasal dü­zenler egemenliği paylaşan tüm kurumlar arasında gerçek bir güç dengesine dayandırılmıştı. Fakat o ülkelerin yapıları kurumları ve toplumlarının gereksinme ve değer yargıları bize hiç benzemediğinden ulusun adını bile duymadığı bir takım ipotetik güçler yara­tarak bir denge oluşturmağa çalışan Kanun-u Esasi başarılı alamadı, salt kuramsal ve kurumsal nitelikte kaldı. 1998 den sonra bile beklenilen ve istenilen sonuç alınamamış, gerçekte güç bir veya birkaç kişi ile etraflarına toplanan grubun elinde kalmıştı,

Osmanlı Devletinin son zamanlarının yazılı anayasal belgeleri ile gerçek toplum yaşamı ve uygulama birbirlerine yabancı kalmışlardır. Hatta kitleler tüm bu oluşumdan habersiz sadece durağanlıkları ile, yapay olarak yaratılmak istenen bu güçler denge­sini olumsuz biçimde etkilemişlerdir de.

1876 dan başlayarak şekil değişmiş fakat öznitelik aynı kalmıştır.

“… Hiç olmazsa Tanzimattan başlayarak Devlet adamları ve aydınlarımız XVIII ve XIX Yüzyıl düşünürlerinin yaptıkları gibi tarihimiz, siyasal yapı ve kurumlarımız ve bunların doğuş, gelişim ve düşüş nedenlerini inceleyerek bizimAnayasamızın esaslarını aramış ve bulmuş olsalardı bu alandaki bunalımlarımız bu kadar sürekli ve zararlı olmaz ve bir güçler dengesiile olağan Anayasa düzenine çoktan kavuşmuş olurduk.”

Sıddık Sami ONAR (1897 – 1972)

İmparatorluğun dağılışından sonra,.   1921 Teşkilât-ı Esasiye

-Kanunu sadece organik nitelikte, Devletin anayapısı, anayasal sistem ve örgütlenmenin esaslarını koymakla yetinen bir yasa olmuş­tur. 1924 le ise bir adım daha ileri atılmış, Anayasanın üstünlüğü ve Devlet ve idarenin hukuka bağlılığı ilkeleri de yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanununda öngörülmüştür.

Cumhuriyet biçimli idarenin oluşması ve kuruluşunun imparatorluğun düşüşü ve Türkiyenin toprakları ve kurumlarına karşı dış güçler tarafından yöneltilen baskı ve saldırıyı ortadan kaldır­mak için girişilen Kurtuluş Savaşı gibi olağandışı koşulların sonu­cu olduğunu unutmamak gerekir. Bu oluşumu ne salt birdevrimne de tarihsel bir evrimin doğal sonucusaymak doğru değildir.

Kendine özgü bir olgular zinciri, büyük bir Önderin güçlü ve kararlı çabası ulusal, katkı ile birleşip Osmanlı Türk Devletini Çağlar boyu taşıyarak yorulduğu yüklerden arımış ve onda saf kalan tüm ögeleri yeni bir düzenin düşün ve eylemi çevresinde toplayabilmiştir.

     İkinci Dünya Savaşı sırasında geçen dönem, hele 1945 lerden sonra tüm yeryüzünü, özellikle eski dünyanın batı yakasını sar­san olaylar, Ulusal Kurtuluş Savaşının ‘hızı devam ediyormuş gibi görülse bile, bizim toplum yapımızı da belirgin bir şekilde etkilemeye başlamıştı. Sadece çok partili düzene geçiş ile yasama mec­lisli demokratik düzenin artık tam kapsamlı gerçekleşme yolunda olduğu sanısı da anlamını yitiriyordu. Gerçekte çaba, hangisi olur­sa olsun siyasal partilerin iktidar olma yolu ile Anayasa üzerinde

de bir sulta kurmalarına yönelik idi ve 1924 Anayasası bu çabanın olumsuz sonuçlarını önleyecek, kendi kendini koruyacak araçlardan yoksun idi. Bununla beraber ulusun toplumsal ve politik içeriğinde ileri oluşumları sağlayan güçler ve kurumlara, sosyal kurumlar arasında dengeye dayalı bir demokrasi ve hukukun üstünlüğünü etkin bir biçimde gerçekleştirecek yeni bir Anayasa yapma fikri hiç ol­mazsa bilimsel alanda işlenmeğe başlamıştı.

27 Mayıs 1960 yeni Anayasanın gerçekleşmesi için bir neden oldu. Nitekim o gün Ankaraya çağrılan hukuk bilginleri 28 Mayıs sabahı o ana kadarki oluşumu kişilerden soyutlayarak gösteren bir “Açıklama” yapmışlar, bunu benimseyen Millî Birlik Komitesi de Cumhuriyete daha sağlam bir hukuksal düzen getirecek temel yasaları hazırlama görevini aynı bilim adamlarına vermişti.

27 Mayıs Hareketi gerçek anlamda bir “Devrim” veAnayasası Türkiye’de yepyeni bir düzenin kurulmasını sağlayacak yapının temeli olabilirdi. Nitekim 1960 baharında bazı olaylar bu sonuca ulaştıracak biçimde gelişmişlerdi. Silahlı Kuvvetler İdareye elkoyduklarında ilk iş olarak hareketin belirli hiç bir gruba yönelik olmadığını söyle­mişler, ondan sonraki adımlarını bilim adamlarına danı­şarak atma isteğini açıklamışlardır. Ankara’ya çağrılan bilim adamları da, hemen ertesi sabah, “Hareket”in esas nedenlerini kişilerden soyutlayan ve salt hukuk açısından saptayan bir “bildiri” ile “Devrim”e götürecek yönü be­lirlemişlerdi :

Yasama organı ve onun baskısı altında İdare bazı davranışları ile hukuk dışına çıkmışlar, işlevlerini aşarak hukuksallıklarını yitirmişlerdir Kaba kuvvete dönüşen bir gücün hukuk düzenini elinde bulundurması olanak dışı­dır ve toplumu oluşturan diğer güçler bu durum karşısın­da direnme haklarını kullanabilirler. İşte bu hakkı top­lum adına Silâhlı Kuvvetler kullanmış ve ülkede idareyi ele almıştır. Yapılması gereken, demokratik düzene yeni­den dönebilmek, bunun için de, geçmişin deneylerini gözönünde bulundurarak, hukuk düzenini bozmaya yönelik girişim ve çabaları önleyebilecek yöntem ve araçlardan oluşan bir “sistem” in anayapısını kuracak temel yasaları hazırlamaktır.

Temel yasalar ve Anayasayı hazırlamakla görevlendirilen bi­lim adamları, bu tür bir değerlendirmeden çok uzak bulunan tu

tucu güçler ile “Hareket” in kendi çıkarları için yapılmış olduğunu sanmayı yeğ tutan siyasal grubun etkisinden ayrık kalabilme umu­du ile çalışmalarını İstanbul Üniversitesinde sürdürmek istediler. Yeni Anayasanın; tüm siyasal partilerin, basının, meslek kuruluşlarının, sendikaların ve diğer atılımcı ve toplumcu güçlerin, ülkenin değerli kişilerinin görüşleri alındıktan sonra, ulusun ve toplumun gelişim ve dinamizmine uygun eğilimleri de göz önünde tu­tarak bir uzmanlar kurulu tarafından hazırlanması, aradaki görüş farklarının yine aynı yapı ve nitelikteki kurullarda çözümlenerek sonunda Devrimin sorumluluğunu yüklenmiş Milli Birlik Komitesi tarafından incelenmesi ve halk oyuna sunulması daha doğru olur­du. Komite de başlangıçta böyle bir yöntem yanlısıydı. Ancak İstanbul Komisyonuna siyasal partilerin sızması önlenemedi. İktidar adayı siyasal partinin bilim kuruluna doğrudan veya dolaylı biçimde Anayasayı empoze edemiyeceğini anlaması, Milli Birlik Komitesinin tarafsızlığını yitirmesi ve ülke idaresinde de güç du­rumlarda kalarak Anayasanın hazırlanması amaç ve hedefinden ayrılıp başka işlerle uğraşır olması 27 Mayıs Hareketinin yönünü değiştirdi. Milli Birlik Komitesi kabul etmiş ve benimsemiş görün­düğü asıl hedef ve amaçlarını yitirerek Anayasa çalışmalarına ilgi­siz, yabancı ve seyirci kaldı. Büyük çoğunluğunu tek bir siyasal partinin, ufak azınlıkların’ yeni kurulmuş partiler ve bazı meslek kuruluşlarının oluşturduğu ve politik düşünce ve yöntemlerin egemen olduğu Kurucu Meclis, zaten içten gelen engellemeler ile uyumunu sarsılmaz bir biçimde kuramamış olan İstanbul Komis­yonunun hazırladığı tasarıyı bir çok noktalarında onarılmaz şekil­de değiştirdi. Ve ortaya, kendisine içtenlikle inanan bir “güç” ten yoksun İkinci Cumhuriyet Anayasasıçıktı.

İstanbul Komisyonu onu görevlendirenler ve kuşkusuz oluşturanlardan bazısının umud etmek istedikleri gibi çalışıp verimli olabilseydi ve “öntasarı” Kurucu Meclis ve Kamuoyu karşısına hazırlamış olanların içten desteği ve çabası aracılığı ile çıkabilseydi, başka bir düzenCumhuriyetin sağlam temelleri üzerine, Kuru­cunun gösterdiği yönde, Ulus ve Devletin büyük geçmişinin pekiştirdiği kurumların çağdaş düzeyde yeniden şekilleşmesi yöntemiy­le kurulabilecekti.

İstanbul Komisyonu kurumlar arasında dengeye dayalı, özgürlükçü, demokratik ve sosyal bir Hukuk Devletini gerçekleştirecek bir “anayapı” nın hukuksal temellerini atacağını umud

etmişti. Bunun araçları ise; ulusal çıkarları ikinci bir meclis ile dengelenmiş olarak gözetecek ve anayasal yargı denetimi altında bir Yasama organı,kamu yararını siyasal baskılardan korunmuş bir biçimde sağlayabilecek tarafsız bir “İdare” ve bu tarafsızlığı her tür saldırıya karşı gözetecek bir yargısal güvence, siyasal ya­samın demokratik yöntemlerden sapmamasını tüm bu yapıyı içeren Anayasayı üstün, güçlü, etkin ve atılımcı niteliklerinden yoksun klima arzularını engelleyici bir sistemolmalıydı.

Arzulanan “sistem” in en önemli ögesi kuşkusuz “Yasama organı” nin birbirinden değişik biçimde kaynaklanan iki kuruldan oluşması ve bu kurulların birbirlerini dengeleyebilmeleri idi.

“Gerçekçi aslında tüm evrenini bir umuda bağlayabibilendir”

Hèlène FROIDEFOND

Yasama organının iki kuruldan oluşması ve bunların birbirlerini dengeleyebilmeleri, gerçekte, iki meclisin oluşma biçimlerinin farklı kaynaklara dayanması koşuluyla olanak kazanır. Zaten ko­nuyu tarihsel süreç içinde ele aldığımızda da, önceleri tek bir iradenin ürünü olan yasamanın, seçimle oluşmaya, başlayan kurul­larca da paylaşılan bir yetki niteliği kazanmaya başlaması ve bu yeni güç karşısında hükümdarların yetkilerinin gittikçe tartışılır bir hale gelmesi sonucu, egemen güçlerin, taçlıların katkısı ile, yeni birer kurul oluşturarak hukuksal etkinliklerini korumak veya sağlamak yolları aradıklarını gözlemleriz. Birden fazla Devletin biraraya gelmesi ile oluşan imparatorluk veya federal devletlerde ikinci meclisler, bütünlüğü sağlamak amacına yönelik olarak, her bir Devletin veya egemen gücün merkeze gönderdikleri temsilcilerden oluşmuşlar; tekçi Devletlerde ise soylu, din adamı ve benzeri gibi sınıflar ikinci meclislerin kaynağını oluşturmuşlardır.

-Ülkemizde de, Meşrutiyet dönemlerinde, Ayan Meclisi denilen ve Mebusan 1VIeclisinden farklı bir biçimde oluşan ikinci meclisler vardı. Hatta Meşrutiyetten çok daha önceleri, Osmanlı imparatorluğunun merkezdeki gü­cünün etkinliğini yitirmesi sonucu “yan” denilen taşra

ileri gelenleri kuvvetlenince bir meclis şeklinde örgütlenmeseler bile Alemdar Mustafa Paşa başkanlığında fiili bir kurul oluşturarak Devlet merkezinin yetkilerine katılmayı denemişlerdi. Fakat, bu kurulun Padişaha kabul ettirdiği Sened-i ittifak hiç ugulanmayacağından âyan fiili bir güç olarak kaldı. Olaylar başka yönde gelişmiş olsaydı, bu âyan belki de Meşrutiyet Ayan Meclislerinin ilkel bir çekirdeğini oluştururdu.

Türkiyede, Birinci Cumhuriyet, anayapısı içinde bu tür bir ikinci meclise yer vermemişdi. Gerçekten de Devletin yapısı ve Cumhuriyetin niteliği böyle bir kurulun varlığını zorunlu kılmıyordu.

Ancak Cumhuriyetin ilk yıllarında Kurtuluş Savaşının verdiği ve tüm ulusu tek parti içinde bütünleştiren güç çok partili düzene geçilmekle eski yoğunluğunu yitirdi. Özgür seçimler, yerleşmiş ba­zı kurum ve güçlerin karşısına, zayıf ta olsa başka güçler çıkarır­ken, bütünlüğün bozulmasını anlamayan ve tek parti alışkanlığın­dan kendini kurtaramayan yasama meclisindeki çoğunluk her di­lediğini yapabilmenin siyasal yaşamın bir kuralı olduğunu sanır davranışlara yöneldi. İşte bu ortamda, 1946 dan başlayarak düşün alanında ve 19,50 den sonra da bazı siyasal partilerce “İkinci Mec­lis” in yararı kanısı yaygınlık kazanmaya başladı.

Muhalefet partilerinin Meclis içinde bile görevlerini yapamaz bir hale  gelmesi ve Meclisin de hukuk düzeni dışına çıkarak işlevini yitirmesi 27 Mayıs Hareketini doğurunca, hazırlanacak yeni Anayasanın getireceği en önemli kurumlardan birinin ikinci mec­lis, yani “Cumhuriyet Senatosu” olması fikri kolaylıkla benimsendi. Bununla birlikte, yeni anayasal düzende de, yasama meclislerinden biri genel oyla seçilen milletvekillerinden oluşacağına göre, ikinci meclisin oluşma biçimi salt yapısal değil, kuşkusuz aynı zamanda ve özellikle işlevsel bir önem taşımaktaydı.

      Türkiye Cumhuriyetinde egemen bölgeler ve hukuksal açıdan sosyal sınıflar yoktu. Buna  karşılık o günden geriye doğru gözlemler yasama meclisinin toplumda  var olan gerçek  güçleri yansıtmadığını ve bunun tüm anayasal düzeni etkilediğini vurgulamaktaydı.

O halde asıl sorun toplum yapısı ve onu oluşturan güçleri saptamak ve bu güçlerin etkinliklerini demokratik yollardan kullanabilecekleri bir düzen kurmaktı. Başka bir deyişle, yasama organının iki kanadı patlamalara olanak bırakmayacak bir hukuk sisteminin ögeleri olarak kurulmalı ve işlemeliydi.

     Zaten 27 Mayıs Hareketi yeni bir siyasal rejim veya ekonomik bir sistem değişikliği amacıyla gerçekleştirilmemişti. Hele muhalefette bulunan bir siyasal partiyi yönetimin başına getirmek amacı güden bir “darbe” ve De­mokrat Partiye tümüyle bir düşmanlığın sonucu olmamak gerekirdi. Yozlaşmış bir siyasal yönetimden kurtulup yeni bir yönetimin temelini atmadıkça ekonomik ve sosyal hiç bir ülke sorununun tartışılması ve çözümü olanak dışıydı. Şu halde uzun inceleme ve tartışmaları gerektirecek ve ülkede ayrılıklara neden olabilecek ekonomik ve sosyal devrimi yarının özgür tartışmalarının sonucuna bırakarak bozulmuş bir hukuk düzeninin yeniden kurulması sağlan­malıydı. Amaç, hukuksal yollarla yönetimi üstlendikten sonra Devlet gücünü kamu yararı yerine kişisel etki ve yararları için kullanıp Büyük Millet Meclisini de buna aracı yaparak hukuk devleti ilkesinden ayrılan ve seçim yoluyla siyasal yönetimin değişme olanaklarını ortadan kaldırmakla Anayasaya aykırı düşenlerin sultasına, Dev­let gücünün kaba kuvvete dönüştürülebilmesinin önüne geçmek idi.

       Bu durumda 1960 ortasında temeli atılacak yeni anayasal düzende, yasama meclislerinin bir yandan ülkenin gerçek politik güçlerinin temsilcilerinden oluşmasını sağlamak, öte yandan ge­nel oy ile seçilmiş bile olsa Millet Meclisinin diğer anayasal ku­rumlar üzerinde fiili bir baskı kurarak çoğulcu demokrasiyi ola­ğandışı yöntemlerle saptırmasını önleyecek bir dengenin kurula-bilmesi için Cumhuriyet Senatosunu Millet Meclisinden farklı bir biçimde oluşturmak Anayasa hazırlayıcılarının çözümlemesi ge­reken ilk ve ana sorundu.

        Türkiyede toplumun yapısı ve onu oluşturan güçler tarihsel süreç içinde incelendiğinde ilerici atılımların temsilcileri olan azınlıktaki aydınlar ile bu atılımları zaman zaman kanlı olaylarla etkisiz kılan büyük ve genellikle durağan kitlelerin var olduğu görülür.

       Osmanlı devrinde atılımcı güçler hemen daima bilginler.

Enderundan yetişme yüksek kamu görevlileri ye askerler gibi, kökenleri halk içinden olmakla birlikte eğitim düzeyleri veya Devlet idaresindeki işlev ve becerileri nedeniyle kitlelerden ayrılmış küçük ve genellikle örgütlenmiş topluluklardı.

Aynı dönemin büyük kitleleri ise, bu küçük topluluklardan daha tek boyutlu, genellikle ilkel ve saf duygu ve inanışlarını koruyan, bu açıdan durağan, fakat çoğu zaman yozlaştırılmaya ve duygusal yönden sömürülmeye açık ve böyle durumlarda da tehlikeli ve yıkıcı olabilen topluluklardı.

Bunun doğal bir sonucu olarak, tarihte en büyük devrimlerin azınlıkta kalan atılımcı güçler tarafından gerçekleştirildiği, bu güçlerle durağan kitlelere dayanan tutucu çevreler arasında devamlı bir savaşımın geçtiği gözlenir.

Cumhuriyet ülkeye dış-yapısal bir değişiklik getirmekle birlikte toplum yapısı ve yönelimleri üzerinde pek az etkili olabilmişti. Bu dönemde de ulus; kültür düzeyi bakımından ortak değerlere ulaşamamış, dinsel görüşler, ırk ve yöresel etkiler karşısında tek boyutlu olamamış ve sonuçta gerek duyulan devrim ve reform­lar Cumhuriyet döneminde de olumsuz engellerle karşılaşmışlar­dır. Tümü kitle partisi niteliğinde olan siyasal, gruplaşmalar çoğun­luğu kendi amaçları yönünde örgütlendirme dışında bir çaba için­de olmadığından, kitle haberleşme araçları ve kamuoyu gibi ku­rumlar yakın- zamanlara kadar bilinmediğinden, seçim sistemleri ne kadar kusursuz olursa olsun, kişiler bu sistemleri ne kadar bi­linçli bir şekilde uygularlarsa uygulasınlar, seçimler sırasında yu­karıda sıralanan nedenlerle devrimler ve ulusal birlik zararına bazı ödünler de veriliyordu. Nitekim bunun sonucu olarak yasama gücünün de işleyemez veya geriye doğru olumsuz biçimde etkiler yapar, işlevini aşarak diğer organların işleyiş ve tarafsızlığına en­gel olur, giderek Anayasa ve hukuk kurallarına bile dokunur bir hale geldiği 1960 öncesinde görülmüştü.

Bu durumda Cumhuriyet yasama organınin, sadece amaçları değişik kişisel iradelerden oluşması sonucu ortaya çıkan yetersizliğin önlenmesi, Türk demokrasisinin doğrudan doğruya kişiler ta rafından seçilen üyelerle birlikte atılımcı güçlerin iradelerini de kendisinde toplayan bir yasama organı tarafından yönetilmesi ile yaşama olanağı bulacağı açık seçik ortaya çıkmaktaydı,

Yasama Meclislerinin şekli konusunda başka ülkeler anayasalarından örnekler aramak zorunlu değildi. Kaldı ki Duguit gibi bazı batılı bilim adamları da toplumun durağan kitlelerle onları  yönelten ve işbölümü esasına göre yöneten atılımcı güçlerden oluştuğunu; bu güçlerin çeşitli iş ve emek alanlarında kuruluşlar olarak örgütlendikleri, siyasal partilerin de bu örgütlenişlerden biri olmakla birlikte azınlıkta kalan fakat toplumun temeli olan işbölümünde en önemli öge olarak gelişmeyi sağlayan atılımcı güçleri tam anlamıyla temsil edemeyeceklerini kabul etmektedirler. Başka bir deyişle, milli iradeyibir olgu olarak kabul edersek, bu irade kişilerin iradelerinin toplamı değil, toplum açısından dura­ğan güçlerin iradesi ile atılımcı güçlerin iradelerinin bir bileşke­sidir.Gerçi kişi oylarının içinde meslek gruplarına giren kimsele­rin oy ve iradeleri de vardır. Devlet, kamu yararı ve hizmetleri ile içinde olunan uygarlık düzeyinin gereksinmeleri açısından or­tak değerlere ulaşmış toplumlarda atılımcı güçler yan “baskı grubu” olarak da aynı etkiyi yapabilirler. Ancak, biraz önce be­lirtildiği gibi, böyle ortak değerlerde birleşememiş, devrimler ve reformlar bakımından aynı düzeyde bilince ulaşamamış ülkeler­de sadece kişilerin oy desteğine dayanan siyasal kuruluşlar olum­suz etkilerle devrimlerin ve reformların gerçekleşmesini güçleştirir ve önleyebilirler.

Ülkemizin tarihsel gerçekleri de imparatorluğun kuruluşunda ve çöküş devrinden başlayarak kurtuluş ve ilerleme hareket­lerinde atılımcı güçlerle kitleler arasında sürekli bir uyumsuzluğu belgelediğinden İkinci Cumhuriyetin yasama organının bir kananın kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, emekçi ve iş­veren sendikaları, bilimsel ve kültürel kamu kurumları, yüksek yargıçlar ve Ordu ve benzeri gibi çağdaş siyasal bilimler dilinde “baskı grubu” olarak adlandırılan hukuksal veya fiili örgütlerin temsilcilerinden oluşması denenmesi gerekli bir çözüm biçimi idi. Benzer düzenlemeler, yani Cumhuriyet Senatosu üyelerinin mes­lek grupları, üniversite öğretim üyeleri, memurlar, işveren ve işçi temsilcileri arasından seçilmesi Belçika ve İrlanda anayasalarında da öngörülmüş idi.

Anayasa öntasarısında önerilen düzenleme de, siyasal güç ile teknik ve atılımcı güçler arasında bir denge kurmak ve böylece yasama organının yapısını güçlendirmek içindi.

Ancak, İstanbul Komisyonu içinde bile, çoğu önyargılara dayanan haksız eleştirilere uğrayan bu öneri Kurucu Meclis tarafından kabul edilmedi ve Cumhuriyet Senatosu bugünkü oluşma biçimi ile anayasal kurumlarımız arasına katıldı.

1961 Anayasasının ilk on yıllık uygulaması ile 1973 seçimlerinden sonraki siyasal yaşam Onar’ın görüşlerini büyük ölçüde doğrulamıştır. Cumhuriyet Senatosu gerçek­te giderilmemiş bir gereksinmenin boşluğunu görünüşte doldurabilmiş, çoğu kez yasama işlevini durgunlaştıran bir örgüt durumuna düştüğü ileri sürülmüştür. Hatta, sonradan tutucu güçlerin dört elle sarıldığı “12 Mart Muhtı­rası” denilen belgede bile özellikle yasama organının işle­meyip, Anayasanın öngördüğü reformları gerçekleştirmediğinden yakınılıyordu.

Cumhuriyet Senatosunun siyasal ödüllendirme amacıyla atananlar dışındaki üyelerinin davranışı incelenir ise, seçilmiş üyeleri ile özellikle üniversite ve meslek ku­ruluşu – sendika kökenli üyelerinin anayasal duyarlılık açısından düşündürdükleri bir yana, siyasal yaşamın en tartışmalı konularında yasama organı içinde oy ağırlığın­dan yoksun barolar, mühendis ve mimar odalart ve sen­dikalar gibi kuruluşların ne denli aktif oldukları hiç bir gözlemcinin olumlu veya olumsuz yargısından kaçmamaktadır.

Ekonomik – toplumsal yapısı ile siyasal güçleri özdeşleşmemiş bir ortamda, ,Anayasanın, Ordu kadar etkinleşememiş sosyal kurumların yasama sorumluluğuna katılabilmelerini sağlaması yeni bir düzenin başlangıcı olabilirdi. Ancak, bencil siyasal gruplaşmalar “kışkırtma arzusu duydukları düşsel bir toplum” ve kargaşanın tüm ögelerini biçimsel olarak koruyan bir yapıyı yeğ tutar gibi görü­nen davranışlar içindeydiler. Böyle bir zamanda, ne kadar büyük olurlarsa olsunlar kişiler kuşkusuz çağlarının sınırlarını aşamazlar. Bu bakımdan 1961 Anayasasının topluma ne denli uygun olabildiği bugün tartışılabilse bile o zaman gerçekleşmemiş bir kurgu­nun doğruluk derecesi bu kadar kesin olarak belirlenemez ve on­beş yıllık bir gözlemin vurguladığından fazlası istenemez. Yalnız şurası kesinlikle söylenebilir ki, İstanbul Komisyonu Başkanı o zaman ve ondan sonra hep toplum ve gereksinmelerine en uygun ve çağdaş bir anayasal düzenin arayışı içinde olmuştur. Aynı ara­yış toplumun da kendi doğasında yer aldığından Onar’ın yaşamının en belirgin niteliği Türkiyenin anayasal bir düzen arayışına katkısıdır.

Kaynak

(*) Hocanın Anayasa ve anayasal düzene ilişkin görüşleri İdare Hukukunun Umumi Esasları, (19663) adlı eserinde topluca açıklanmış­tır. Ancak, 1949 yılında Cumhuriyet Halk Partisinin düzenlediği bir soruşturmaya verdiği cevap 1960 dan çok önceleri bile bazı sorunlara duyduğu ilgi ve gerçekçi yaklaşımının somut bir belge­sidir. Öte yandan Anayasanın 1971 değişiklikleri sırasında Baş­bakanın istemi üzerine hazırlamış olduğu yazılı görüş aynı za­manda yirmi yılı aşkın bir süre savunduğu düşüncelerinde ne denli tutarlı ve gerçekçi olduğunu kanıtlayan son yazılı belgedir. Bu “not”un kaynakları işte bu anılan eser ve belgelerdir.

“Türkiye’nin Anayasal Düzen Arayışına Katkı”, Onar Armağanı, No 2354, İstanbul 1977, s. 677-690.

 Prof. Dr. İl Han ÖZAY

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bizler doğanın birer üyesi olarak onunla uyum içinde yaşayan insanlarız bize göre var olan her şey bir başkasının ihtiyacını karşılamak için vardır en uzun yollar ilk adımla başlar yapılmış küçük işler planlanmış büyük işlerden çok daha iyidir Çaykara’da hayatı geriye doğru anlatabilirsin ancak ileriye doğru yaşarsın .