İl Han Özay Makaleleri Yazılar

Efsunlu Ya Da Şerbetli Yasa

16 yıl önce

EFSUNLU YA DA ŞERBETLİ YASA*

“Absolute powercorrupts absolutely.”
Sınırsız güç kesinlikle baştan çıkarır.

Lord John Emerich Edward Dalberg Acton (1834-1902)**

Prof. Dr. İl Han ÖZAY***

“Efsunlu Yasa”dan murat “Bankalar Kanunu”dur. “Sınırsız Güç” ise “Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu”nunki. Bu iki temel kavramı açıklamadan, daha doğrusu bir tür suçlama niteliğindeki bu nitelemelerin içeriğine geçmeden önce Prof Dr. Hüseyin Hatemi’ ye Armağan’a neden mutlaka bir yazı yazmak istediğimin gerekçesini anlatayım.

Senesini hatırlamıyorum, galiba 1997 idi. Mezunu olmak, ilki hukuk ikincisi de siyasal bilgiler alanında iki defa “doktor” unvanım elde etmekle onurlandırıldığım Roma “La Sapienza” Üniversitesi tarafından 25-26 Haziran tarihlerinde “Cenin’in Hakları” konulu uluslararası bir sempozyum düzenlenmişti. Gerçi bunu düzenleyenler Roma Hukuku bilginleriydi, ama, İtalya ile ilgili her konuda olduğu gibi, bunda da beni tertip komitesi içine almışlardı. Ben de buradan üç sevgili dost Kezban ve Hüseyin Hatemi ile bir de felsefeci Niyazi Öktem’i alarak oraya gittim****

Hatemi, toplantının son gününde, mükemmel bir Fransızca ile “Kur’ana göre Ceninin Hakları” konulu bir bildiri sundu. Bildiri, “enciclica” adı verilen ve Papanın çok önem verdiği konularda, sadece Hristiyan alemine değil tüm dünyaya görüşlerini ilettiği metinlerden de alıntılarla sunulduğu için son derece büyük bir sükse yaptı ve tabii Cezayir, Fas ve Tunus gibi diğer İslam ülkelerinden gelmiş bulunanların da hışmını üstüne çekti. Ben de hemen bu fırsattan istifade ile yaptığım konuşmada, “laik” düzenin erdeminden söz ederek, konu “Kur’ana göre…” olsa bile, kamusal düzeni laik olan bir ülkenin bilim adamlarının ufkunun ne kadar genişleyebildiğini vurguladım.

Armağan için yazı verme süresi geçen şubat ayında sona eriyordu. Ben de onu süresi içinde tamamlamak için var gücümle çalıştığım bir sırada, İstanbul Barosu, “Bankacılık Yasası ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu” konulu bir toplantıda bildiri sunmam teklifinde bulundu. Ben de bir taşla iki kuş vurmak için, Baroya da bilgi verip izin isteyerek, bunu önce toplantıda bir bildiri şeklinde sunmak ve daha sonra da bu “Armağan”da “Efsunlu Yasa” başlığı altında yayınlamak istedim. Ne var ki, Ankara Barosu tarafından düzenlenen “Hukuk Kurultayı 2008” isimli uluslararası toplantıyı izlerken, birdenbire, bu yasayı en iyi bir şekilde tanımlayacak bir başka nitelem aklıma geldi. O da “Şerbetli”dir. Anadolu’da çok kullanılır ve bir tıp terimiyle “immune olma” anlamındadır. Örneğin “şerbetli” olan birini yılanların sokmayacağı ya da sokamayacağına inanılır.

“Efsunlu”, daha doğrusu “şerbetli” Yasa’dan muradın Bankalar Kanunu olduğunu söylemiştim. Bu açıklama göreceli ve bence eksiktir. Doğrusu ise, bankacılık alanındaki yasal düzenlemeler ve bunların hayata geçirdiği “anormal” kurumlarla, kısaca “TMSF” olarak anılan “Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu” u’cûbesidir.

Önce Yasanın neden “şerbetli” olduğunu söyleyeyim. Türk Kamu Hukuku düzeninde Anayasa Mahkemesinin “eşik”ine kadar bu denli çok gidip de her zaman kapıdan döndürülen, yani adımını bir türlü içeriye atamayan başka bir yasa yoktur diyebilirim*.

Yasanın dili olsa, Ajda Pekkan gibi “Kimler geldi kimler geçti” der. Benden önce Sayın Prof. Dr. Mustafa KAMALAK, Prof. Dr. Erdoğan TEZİÇ, Doç. Dr. Ender Ethem ATAY, ve galiba yine ulemadan Prof. Dr. Sayın Hayri DOMANİÇ hep bu kanunu mercek altına alan değerli meslektaşlar olmuştur. Bunlardan bazıları, özellikle Domaniç hocanın gerekçelerinin Baro toplantısında ele alınacağını varsayarak ve hiç olmazsa orijinal olmak için ben de Sayın Şevket DEMİREL ya da GÖLTAŞ1 olayını sergilemek istedim.

Sayın Süleyman Demirel, bu olayı bir “gasp” olarak nitelemişti. Ancak ben bu benzetme yerine, olayın, Anayasada yasaklanmış bulunan “genel müsadere” sayılması gerektiği tezini savundum. İzleyen satırlar, daha doğrusu sayfalarda “Şevket DEMİREL” olayında İdari Yargı mercilerine verilmek üzere hazırladığım ve Danıştay tarafından muteber addedilen görüşü bulacaksınız. Ancak, İstanbul Barosunun düzenlediği ve “Günışığmda TMSF” adıyla gerçekleşen toplantı hem daha önce yapılmıştı hem de bundan önce yayınlanacaktır. Bu nedenle, orada yaptığım “Giriş” konuşmasını buraya da, söyleşi havasını bozmadan, cümle düşüklükleri ve düşük cümlelerle olduğu gibi alıyorum.

Oturum Başkanı avukat Sayın İsmail ALTAY beni şöyle tanıttı:

1980’li yılların sonu, 1990’11 yılların başında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hocamız Prof. Dr. İl Han Özay, bizi “gün ışığında idare” kavramıyla tanıştırdı. “Gün ışığında” gibi harika bir kelimeyi kullandı. Öğrencisi olan bizler de Hukuk Devleti için idarelerin işlemlerini şeffaf, saydam yapması gerektiğine inandık, benimsedik. Bu toplantıda, vergi veren vatandaşlar olarak, devlet mekanizmasının sahibi olarak, bizler için kurulan ve çalışan idarelerin işlemleri hakkında bilgi alma hakkımız’ kullanıyoruz ve özellikle de Bankacılık Kanunu’nda düzenlenen TMSF’ye ilişkin bölümü inceliyoruz. Bu anlamda toplantımızın başlığını “Gün Işığında TMSF’ olarak adlandırdık. Fakat hocam gene harika bir kelime buldu: “Efsunlu Yasa”. Belki başka bir çalışmada, izin verirseniz “efsun” kelimesini kullanabiliriz hocam.

“Estağfurullah. izin söz konusu değil ve “Günışığı” gibi “Efsun” nitele­mini de her zaman kullanabilirsiniz. Şimdi söyleyeceğim gibi efendim, “Günı­şığında Yönetim” benim kitabın adı, ama onu ben bulmuş değilim. Bu Amerikan idare sisteminin tanımlanması için yapılan bir benzetme. “Government in the sunshine” yani Türkçesi “Günışığında”, diyorlar Amerikan sistemine. Onun da üç unsuru var: Biri idarenin işlem yaparken uyması gereken hususları öngören idari Usul Yasası, ikincisi bilgi edinme özgürlüğü (freedom of in­formation), bizdeki daha anlamlı Bilgi Edinme Hakkı, üçüncüsü de, bazıları hariç, idarenin kurul halinde karar aldığı bütün toplantıların herkese açık olması. Örneğin, üstünüze afiyet, ben Harvard Üniversitesinde ders verirken, koridorda bir duyuru görürdük; yönetmelik yapılacak, yönetmelik de bilmem gay ve lezbiyen kulüplerinin bilmem nesi. Zira, bunun için tabii Fakülte Kurulu karar verecek, ama, ilgilenenler katılabilir Neyse, bu bir tarafa, günışığın­da yönetim “şeffaf yönetim”in en ileri aşaması. Hukuk Devletinde en ileri aşama günışığında yönetim. Bunu, anlatmak için öğrencilerimle olduğumda, Sayın Dokuzuncu Cumhurbaşkanı —ona nedense eski cumhurbaşkanı denilmiyor — onun bir ayrıcalığı var : “dokuzuncu” deniliyor ona. Aslında hepsi eski cumhurbaşkanı da bu değil, “dokuzuncu”. Sayın Süleyman Demirel, aktif siyasetteyken seçim propagandasında gazetelere boy resmiyle birlikte bir ilan verdi ve altında “karakolların duvarları camdan olacak” diye yazıyordu. Ben de diyorum ki, camdan olmak hiçbir anlam ifade etmez. Çünkü, tam o sırada Karadeniz yöresindeki bir kasabada, bir yerel gazete güvenlik güçlerini eleştirmiş, eleştirince emniyet amiri mi, müdürü mü neyse buna çok bozulmuş, bunu yazan zatı çağırmış karakola ve gazetenin o nüshasını yedirmiş ona. Bu gerçek bir olay, Cumhuriyet Gazetesinde okumuştum. Karakolun duvarı camdan olunca, siz önünden geçiyorsunuz, bakıyorsunuz bir masaya bir beyi oturtmuşlar Etrafında da 4-5 polis ki, yönetmeliklerine göre “yakışıklı” olmaları lazım. Yönetmelik yakışıklı demiyor da, “eli-yüzü düzgün” diyor etrafında pervane olmuş. Hanımlar da var, böyle izzeti ikram ediyorlar kendisine. O zaman hoşunuza gider, ama anlamazsınız ki, kendisine gazete mi yoksa, başka bir şey mi yediriyorlar? Nitekim Nasrettin Hocaya sormuşlar Demişler ki “Helada sakız çiğnenir mi?”. Cevabı, “Çiğnenir, çiğnenmesine, ama dışarı çıkarken ağzınızı oynatmamaya bakın, yoksa başka bir şey yediğiniz zannedilir” olmuş. Onun için böyle duvarların camdan olmasının hiç bir anlamı yok. Orada neyse o, yine bir karakol olarak kalıyor

“Efsunlu Yasa”. Bu bildiri benim çok değerli dostum ve benden önce emekli olmuş Hüseyin Hatemi için hazırlanıyordu ve zaten onun armağanında da yayınlanacak ve esin kaynağı da Nobel ödüllü Thomas Mann isimli bir Alman yazarı. Thomas Mann’ın bir kitabının adı bu, hatta ünlü Italyan reji­sör Luchino Visconti “Ölmeden mutlaka onu filme almak istiyorum” demişti. Fakat bu emeline ulaşamadan öldü, gitti. O eser Türkçeye “Büyülü Dağ” olarak çevrilmiş. Almanca’yı bilmediğim için “Büyülü Dağ”ın o dildeki anlatımını söyleyemeyeceğim. içinizde tanıyanlar pek az değildir Hatemi hazret, onun için yayınlanan bir armağanda “büyülü” biraz hafif kaçar Fars dilinde “büyülü” anlamında “efsun” kullanılıyor Hatta “Füsun” ismi oradan geliyor efsunkar, vesaire diye. Onun için bunun adı “Efsunlu Yasa” olsun dedim, ama, Ankara’da Baronun tertiplediği “Hukuk Kurultayı 2008″de otururken birden bire aklıma başka bir nitelem, sıfat geldi. “Şerbetli”, bu daha Türk bir kavram, daha Anadolu kavramı. “Şerbetli” ne demek? Ben aynı zamanda doktorum ya, hem profesör, hem doktor Bir tıp terimini kullanayım, immune olma, yani mikroplar işlemiyor. Hatta, Allah kimseye vermesin, işte o AİDS dedikleri hastalık kişilerin “immünite yeteneği “ni yitirtiyor ve dolayısıyla her mikroba açık olabiliyorlar. Şerbetli bu. Hatta bizim Anadolu inancımızda işte şerbetli olan bir kimseyi yılan sokamaz denilir Denememeniz’i tavsiye ederim, sokar mı sokmaz mı artık o onun bileceği bir iş.

Peki, “Şerbetli Yasa” hangisi? Bankalar Kanunu, daha doğrusu bankacılık alanındaki düzenlemeler Bir tek kanun yok, biri tam 19 kere değiştirilmiş olan Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu. Sabah da söylendi. Sınırsız güç; efsunlu yasadan murat Bankalar Kanunu yani şerbetli yasa, sınırsız güç ise TMSF’ninki. Yazım şöyle başlıyor daha doğrusu küçük başlığı şöyle: Sınırsız Güç Kesinlikle Baştan Çıkarır. Bu bir kitaptan alınma, sınırsız güç baştan çıkarır. İngilizce söylenmiş tabii, ben onu Türkçe’ye çevirdim. Bunu söyleyen de, daha doğrusu yazanın adını okuyacağım. Neden okuyacağım? Benim sermayem az da zaman doldurayım diye: Lord John Emerich Edward Dalbert Akton (1834-1902). Yani mübarek adam ortalıkta isim kalmadı, hepsini bu kendisine toplamış. Onun için Bankalar Kanunu ve TMSF’nin elindeki sınırsız güç, sözüm meclisten dışarı, çünkü Ceza Kanunu-na göre takibata uğrayabilirim de, beni sevgili dostum ve Sayın Baro Başkanımız Kazım Kolcuoğlu bile kurtaramaz. Onun için sözüm meclisten dışarı, sınırsız güç baştan çıkarır dedim. Halbuki, İngilizce ‘sinde kontrast daha belirgin yani suç işletir vesaire, kokuşturur demek oluyor

Önceden ne yapayım, ne edeyim, diye kara kara düşünüyordum. Sonra birden Domaniç Hocanın adını gördüm. Domaniç Hocanın adını görünce “oh” dedim. O, Anayasaya, milletler arası hukuka, Borçlar Kanununa, şuna buna hepsine ilişkin yüzden fazla emredici hükme aykırılığını sergileyecek, bana da yapacak bir şey kalmayacak. Öyle olunca rahata kavuşacağım. Gerçi Hoca gelemedi, biraz rahatsızmış, ama gene bütün bunlar sergilenecek burada. Onun için tam rahata kavuşacağımı düşünürken, buraya geldim, birden bire bende şafak attı. Çünkü programda benim “Efsunlu Yasa”yı görmedim, BDDK ve TMSF tüzel kişilikleriyle temsilcilerinin görevleri nedeniyle sorumluluğu ve bankalara zarar vermekten sanık yönetici ve ortakların kusursuz sorumluluğu vesaire bütün bunları benim bildirinin içeriğini özetleyen hususlar zannettim. Eyvah dedim, ne yel-, ne yar kaldı. Fakat sonra anladım ki, Doma­niç Hocanın bildirisiymiş o. Onun üzerine ikinci bir şoku atlattım. Sağlamımdır çok şükür, kalp malp hiç bir şey yok ve o zaman daha önceden de ben ne yapayım dedim, Domaniç hoca bütün her şeyi gayet güzel anlatacak, ben ne yapayım? Ben de orijinal olmak için “Şevket Demirel” ya da “Göltaş” olayını anlatayım dedim. Şu sırada Danıştay ve İdari Yargı yerlerinin bir uygulamasını eleştireyim tekrar. Kararlarda artık davacı= adı yazılı değil ve hangi mahkemenin o kararı verdiği de belli değil. Halbuki Fransız ve Türk İdare Hukuku öğretisinde kararlar davacıların ismiyle anılır Bilanço kararı” denilir Fransa’da; bizde “Kutucuoğlu kararı” farz edelim. Kutucuoğlu Kararı Orta­doğu Teknik Üniversitesiyle ilgili olarak verilmiş. Ortadoğu Teknik Üniversitesi özel statülü bir kurum olduğu için onun mensupları bir haksızlığa uğradıkları zaman —çünkü onlar sözleşmeli— nereye başvururlar olayında İdari Yargının görevli olduğuna karar vermiş Danıştay, Kutucuoğlu kararı ya da bizim sevgili Lütfi Beyin -Allah rahmet eylesin- kitabındaki gibi “Budo kararı”. Budo kararı Laleli ‘de caddenin kodu yükseltilmiş. Rahmetli Menderes öyle yapardı, indirir, yükseltir, vesaire yapardı. Budo apartmanı diye bir apartmanın birinci katı bodrum katı haline dönüşmüş. Onların açtıkları tazminat davası. Şimdiki zaman olsa tazminat davası reddedilir, bilakis “şerefiye” alınır oralardan. Çünkü bodrum katında diskotekler, bilmem neler vesaire böyle çalışıyor O zaman bodrum katları eskiydi ve daha doğrusu muteber değildi.

Bir kere sabahleyin konuşan Sayın Başkan Kokuoğlu’nu biraz düş kırıklığına uğratmış olacağım için ondan özür diliyorum. Benim için her şeyi günışığına çıkaracak, çok güzel sergileyecek, vesaire demişti. Sabah bir meslektaşımız, galiba arkadaşımız gazete kupürlerini gösterirken bir gazetede olan “Demirel soyadı bile kurtaramadı” diye yazmışlar, onu da gösterdi. Sözü edilen oğul Demirel, Yahya Murat. Bir kere Demirel soyadlı olmanın Hukuk Devletinde bir ayrıcalığı olmaması gerekir Niçin kurtarsın o soyadı onu? O başka, fakat burada sözü edilen, benim sözünü ettiğim olaydaki baba Demirel, Şevket Demirel. Kurtarmak değil, bilakis Demirel soyadını taşıdığı için, bu, adamcağızın başına bela oldu. Burada baba da var oğul da var niçin başına bela oldu? Onu şimdi söyleyeceğim; söylemeden önce Kadı Karakuş ‘un bir fıkrasını anlatmak istiyorum. Bu kadı Karakuş yaşamış mı, Nasrettin Hoca gibi yaşamamış mı, daha doğrusu kimliği nedir bilinmiyor Ben İnternet ‘ten bulmaya çalıştım. İnternet’ten bulduğumda hatta merhum ismet Sungurbey’in “Hükmü Karakuşi” diye bir kitabı olduğunu yazıyor Bütün kitaplıklarda aradım, Devlet kitaplığında şurada burada böyle bir kitaba rastlamadım. Demokrasilerde çare tükenmez, hemen, eşi, benim eski öğrencim Ayfer’ e telefon ettim. “Ayfer, kocanın böyle bir kitabı varmış, bunu ben bir yerde bulamıyorum”. Onun üzerine bana dedi ki “Hocam, o kitap değil, Medeni Hukukun Temel Kavramları isimli ve Maltepe Üniversitesinde yayınlanmış bir kitabın içinde 30-40 sayfalık bir bölüm”. Hemen buldum ve okudum. Hoca’ya göre Karakuş hakkındaki bütün söylenenler uydurma, bütün o fıkralar vesaire… Kendisi ise çok değerli bir zat, Selahattin Eyyubi’nin Saray Nazırı mı öyle bir şey. Buna göre birinin gözünü çıkartmış olan birisini Kadı Karakuş ‘un önüne getirmişler Tabii “Kısas” uygulanıyor Kısas uygulandığı için onun da bir gözü çıkarılacak. Adam demiş ki “Kadı Efendi Hazretleri, ben terziyim, bana iki göz de lazım, ama bizim mahallede bir avcı var. O zaten nişan alırken bir gözünü kapatıyor. O tek gözle mesleğini yapabilir” deyince Karakuş buyurmuş. “Avcının bir gözü çıkarıla”. Bayram değil, seyran değil bunu niye hatırlatıyorum? işte oğul Demirel’in ne yaptığını bilmiyorum. Daha doğrusu gazetelerden okuyoruz. Yargılama bitti mi bitmedi mi o da belli değil, galiba bitmedi, ama ondan bütün bu borçları tahsil edemezsek babadan ve kız kardeşlerinden alalım bunu. Onun için Şevket Demirel’in Göltaş. Holding denilen dokuz şirketine birden TMSF tarafından el konuluyor. Bunlardan sadece Neslihan Demirel’in Egebankla ilgisi var yönetim kurulundaymış, ama sabahtan beri söyleniyor o hakim ortak da değilmiş. Sıradan bir ortak. Bir de bu dokuz şirketin içinde OZF diye bir şirket de var Bu şirket Egebanka el konulduktan uzun bir müddet sonra kurulmuş. Bu ne demek? O şirketi Tasarruf Mevduatı Fonu kuruyor Egebank’a el konulduğu sırada böyle bir şirket yok. Öyle kurulduğuna göre eğer kaynak aktarılmışsa — çünkü iddia o — bunu aktaran Tasarruf Mevduatı Fonu, TMSE Öyle olunca ne olacak? Nereden çıktı bu cezalandırma? Cezalandırma şuradan çıktı: Onun da sanığın da soyadı Demirel, bunun da Demirel. Bu belki oğlundan daha zengin, onu da bilmiyorum, ama ne olursa olsun bir kere her şeyden önce eğer bu bir cezaysa, cezaların kişiselliğine şahsiliğine de aykırı, her şeye aykırı, ama el konuldu. O olay üzerine benden bir mütalaa istediler Istanbul’daki idare mahkemelerine ibraz etmek üzere .Ben de o mütalaanın içine bu Karakuşu da koymak istedim, ama nedense avukat, çünkü burada da bir avukat vardı, bir de Ankara’da avukat vardı, “Bunu koymayalım” dedi. Ben de “koymayalım” dedim, konulmadı, fakat Hatemi’ye Armağan’a tabii bunu, “Karakuş olayı”nı da koyacağım.

Bir de en sonunda şöyle bir fıkrayla bitirmiştim: Efendim, Muaviye’nin mi, öyle birinin üç kızından ikisi Kerbela’da kıstırılmış ve orada susuzluktan ölmüşler, şehit edilmişler Bu fıkra anlatılınca diyorlar ki “Bunun neresini düzeltelim? Yanlıştı, neresini düzeltelim?” Bir kere Muaviye’nin üç kızından ikisi, böyle bir şey değil, bu Hazreti Ali’nin oğulları Hasan ‘la Hüseyin ve şehit edilen de sadece Hüseyin’miş, öbürü çünkü, Yezid’in kızı olan karısı tara­fından zehirlenmiş, bir şey olmuş, ne olmuşsa, bunu da koydurmadılar, bu da konulmadı oraya, ama şimdi söylüyorum Hatemi’ye Armağan’a bunu da koyacağım. O da bayılır öyle şeylere, Hazreti Ali, vesaire diyerekten. Şimdi birincisi baştan yanlış. Borçlu Egebank ve sahibi, hakim ortakları başka kim varsa onlar bir tarafa bırakılıyor Daha doğrusu bir tarafa bırakılmıyor; onlar da yargılanıyor Allah’tan, bunların, bu tarafın yargılanması söz konusu olmadı, ama galiba şimdi yargılama da söz konusu olabilecekmiş ve sadece mallarına mülklerine el koydular Hatta “Dokuzuncu”nun Güniz Sokaktaki ünlü evinde Şevket Demirel’in bir hissesi varmış. O hisseye de haciz -TMSF- koydular Onun üzerine o çok kızdı, “Bu bir gasptır” dedi, ama tabii haciz etkisini kaybetti, olmadı öyle bir şey. Ben de mütalaada Allah’tan gasp sözünü kullanmadım, “genel müsaderedir bu” dedim. Anayasanın yasakladığı genel müsaderedir ve de çok da iyi yapmışım. Çünkü gasp sözcüğünü kullananlar hakkında savcı soruşturma başlattı. Dokuzuncu hakkında tabii soruşturma hiçbir anlam ifade etmedi, ama bu zavallı mütekait emeklisi il han Özay hakkında soruşturma açılsaydı ne olurdu o belli olmaz, belli değil, bilmiyoruz. Fakat olayın genel müsadere olduğunda hiç kuşku yok. Çünkü sebep yönünden sakat, konu yönünden sakat, maksat unsuru sakatlığı var Bir işlemin beş unsurundan neredeyse beşi de sakatlanmış bir halde bu olayda ve sonra bu benim verdiğim mütalaa üzerine Danıştay bütün bu el koymaları, vesaire hepsini iptal etti, hem de oy birliğiyle iptal etti. Fakat mallar geri dönmedi bir türlü, hatta Sayın Ertürk “Bu iş artık siyasi bir hale dönüşmüştür, hukuki olmaktan çık­mıştır. Onun için biz bu işin ucunu bıraktık” diye bir açıklamada bulundu. Danıştay oy birliğiyle iptal kararı verince “siyasi” oluyor, Danıştay davayı reddederse o zaman “hukuki” oluyor. idare mahkemesindeki hak i devam ediyor, ayrıca Danıştayda da bir dava açılmıştı, şirketler vesaire açtı. Hatta, onu belki, şimdi burada bulunan ve o konularda bana yardım etmiş olan Avukat Zeynel Emre soru-cevap kısmına gelince daha iyi cevaplayabilir.

Bir de ben, yine adını vermeyeceğim ciddi bir gazetenin bir köşe yazan, bir hanım, benim hakkımda bir yazı yayınladı. Köşe yazarı değil, pardon, sözümü geri alıyorum, “köşe kadın”. Sayın Hakkı Devrim “köşe kadın” diyor bunlara, kendisi de köşe kadısı, ama kadıların başı galiba. Neyse, bu hanım uçağa binmek için sıra bekliyormuş, Oğul Demirel gelmiş de korumasıyla beraber kuyruğun önüne geçmiş. Önüne geçince bu hanım çok sinirlenmiş. E peki, ona sinirlen doğru, e zavallı il han Özay’ın ne kabahati var? il han Özay da bunları korumak için mütalaa veriyormuş ve o mütalaasının bir yerinde “İdare mahkemesinin yürütmenin durdurulması kararı verdikten sonra konuyu Anayasa Mahkemesine göndereceğini umut ve temenni ediyorum” demiş. “Umut ve temenni ediyorum” demek suretiyle objektivitemi yitirmişim, taraf avukatı haline gelmişim. Umut fakirin ekmeği, nasıl objektivitemi yitiriyorum bunu da anlamadım doğrusu. Bu arada bildirinin içinde onu hayretle karşıladığımı söylüyorum ve şimdi bildiri şu sırada verilmeyecek, yazılı olarak, tamamlayarak vereceğim. Orada Sayın Kolcuoğlu’nun sabah söylediğini ben, hem de onun konuşmasına atıf yapmak suretiyle söyleyeceğim. Nedense Cumhurbaşkanı bu yasayı Anayasa Mahkemesine göndermedi. Cumhurbaşkanı göndermediği gibi muhalefet partisi şudur budur; Anayasa Mahkemesine başvuru hakkına sahip kim varsa gitmedi. Şerbetli yasa. Neden? Benim bildiğim iki kere Anayasa Mahkemesinin kapısına kadar gitti. Yani Simon Bolivar Bulvarın’ tırmandı. Artık ahlaya ohlaya mı tırmandı, ne olduysa kapıya kadar geldi, Anayasa Mahkemesi kapıdan “Allah versin” diyerek, onu geri gönderdi. Birinci göndermesinin nedeni — ilk Derece idare Mahkemesi göndermişti İstanbul’dakilerden bir tanesi— idare mahkemesi önündeki dava süresinde mi açılmıştır yoksa süre geçtikten sonra mı açılmıştır? Bunu anlamadık diye geri gönderdi.

Ben Anayasa hukukçusu değilim, fakat Anayasa Mahkemesi, yargı yerlerinden itiraz yoluyla önüne gelmiş olan bir davada ilk Derece Mahkemesinde-ki dava süresinde mi açılmıştır, açılmamış mıdır bunu inceleme yetkisi yok. O yetki ilk Derece Mahkemesinde- geri döndü, onu bildirin denildi. Fakat nedense bu arada o mahkemenin kompozisyonu değişti. Başkanına tebdili hava verdiler. Nereye gitti bilmiyorum, ama iyi ki ülke dışına gönderilmedi. Abdülhamit zamanında olsa Malta’ya, şuraya buraya ülke dışına nefyederlerdi. Burada ülke dışında değil içinde bir yere gönderilmiş, Gaziantep galiba, üstelik bol bol baklava börek yer orada. Gerçi ihtiyacı yok ona, ama terfian gitti

ikincisinde de bir mahkeme, gene İstanbul’daki, 18 sayfa mı 20 sayfa mı ne bir gerekçeyle Anayasaya aykırı olduğunu iddia etti. O da gitti, Anayasa Mahkemesinden bu sefer Anayasanın hangi maddesine hangi gerekçeyle aykırı olduğu açıklanmamış, gerekçesiyle onun için o da geri döndü. Halbuki 18 sayfa yazmışlar, bunlardan 6 sayfası da hangi maddeye neden aykırı olduğuna ilişkin.

Sevgili dostlar, elinizi vicdanınıza koyun ve bana söyleyin; “şerbetli” dediğim zaman bu yasa için, haklı mıyım, haksız mıyım? Gitmiyor çünkü, o Simon Bolivar Bulvarındaki görkemli zannedilen, ama Avrupa’daki örneklerine bakarsanız hiç de görkemli olmayan binanın kapısından içeri giremiyor bir türlü ve kalıyor Bunun hakkında Anayasaya aykırılığı nedeniyle Mustafa Kamalak isimli bir profesör ki, bu zat Meclisteki güven oylamasını Anayasaya aykırıdır diye dava açtırıp da Anayasa Mahkemesinin onu iptal etmesi kararını aldıran zat, Mustafa Kamalak, bizim Erdoğan Teziç gibi değerli hukukçuların Anayasaya aykırılığını sergileyen mütalaaları var. Hatta ben görmedim, ama Doma­niç Hocanın da bir mütalaası var, bir yerde yazıyor Bütün bunlara rağmen bir türlü Anayasa Mahkemesinin önüne gelemiyor. Şimdi de zaten gündemden düştü. Hatta Baro yanılmış oldu. TMSF hakkında, günışığında yönetim vesaire gibi bir konu niye işlensin? Varsa yoksa türban, başörtüsü var gündemde. Öyle bir şey tertipleseniz çok güncel olacak, salon dolup taşacak. Şimdi de az insan yok, onu da söyleyeyim2. Yalnız bu konudaki toplantı fevkalade güzel ve kaliteli olarak tertiplenmiş. Bunu söyledikten sonra mesela, alçakgönüllüler ki, ben onlardan değilim, “Programa bakın, şunlar bunlar vesaire bu toplantı fevkalade güzel ve kaliteli olarak tertiplenmiş” derler. Ama asıl nedenini ben size itiraf edeyim. Çok güzel tertiplenmiş çünkü ben varım.”

*******************************************************************

  • (*) “Efsunlu” nitelemi 1929 Nobel ödüllü ünlü Alman Yazar Thomas MANN’ın (1875- 1955) bir romanının adından esinlenilerek konulmuştur. Yazarın 1912-1924 yılları arasında yazmış bulunduğu bu eserin adının Türkçeye “Büyülü Dağ” olarak çevrilmiş bulunsa da, bence “Efsunlu Dağ” ismi hem daha çekici, hem de Hatemi’nin üslubuna daha uygundur. İtalyan film yönetmenlerinin en ünlülerinden Luchino VISCONTI (1906-1976), ölmeden önce bu eseri mutlaka beyaz perdeye aktarmak istediğini söylemiş ise de, bu emelini gerçekleştiremeden yaşama veda etti.
  • (**) Bu söz David BALDACCI (1960) tarafından 1996 yılında yazılmış “Absolute Power/ Mutlak Güç” adlı eserin baş sayfasından alınmıştır.
  • (***) Prof. Dr., 03 Eylül 2007 tarihine kadar İ.Ü. Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Da­lı üyesi ve Başkanı, “Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar” İdare Hukuku ve İlimleri Araştırma-Uygulama Merkezi Müdürü Özay 09 Eylül 2003’den itibaren Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri olarak da görev yapmıştır.
  • (****) Doslarım ve özellikle Hatemi’lerin Roma’ya ilk defa gittiklerini bildiğim için, otelimize yerleşir yerleşmez onlara yeni yapılmış bulunan camiyi göstermek istedim. Ancak hayretle öğrendim ki bu mabet sadece cuma namazları için açılırmış. Hatta o zaman İstanbul’daki İtalyan Kültür Merkezi Müdürü Sayın Adelia Rispoli (hanım) bana: “Sen deli misin? Dünyanın en güzel camilerinin bulunduğu bir kentten oraya gidince bula bula bu modern yapıyı mı buldun?” diye sorarak neredeyse benimle alay etmişti.
  • (*****)Gerçi Kamu Hukuku jargonunda “kıyak emeklilik” olarak nitelenen milletvekillerinin sosyal haklarına ilişkin yasal düzenlemeler de vardır, ama onlar hiç olmazsa Mahkeme tarafından “iptal” edilmiş ancak daha sonra aynı metin yeniden yasallaştırılmıştır. Nihayet, Mahkeme, önüne gelen son kanunu “yoklukla malül” ilan ederek bu garip trafiği sonlandırmıştır. Bunda ise yasa ne kapıdan ne de bacadan Simon Bolivar Bulvarındaki oldukça azametli binadan içeri alınmamıştır.
  • (1)Eskiden beri İdari Yargıda kararlar davacıların adıyla anılırdı. Nedense bir kaç zamandır bu uygulama kaldırıldı!
  • (2)  Bizim bu toplantıdan çekinen ve onu bir tür sabotajla karşı karşıya bırakmak isteyen TMSF’nin Marmara Üniversitesi ile anlaşarak aynı gün ve aynı saatte aynı konulu bir toplantı düzenlediği, bazı yerlerden özel servis araçları kaldırdığı ve toplantıda “kuş sütü” eksik mükellef büfelerde ikramlarda bulunduğu söylendi. Günahı, bunu söyleyenlerin boynuna.

“Efsunlu ya da Şerbetli Yasa”, Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’ye Armağan II. Cilt İstanbul 2009

Prof. Dr. İl Han ÖZAY

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bizler doğanın birer üyesi olarak onunla uyum içinde yaşayan insanlarız bize göre var olan her şey bir başkasının ihtiyacını karşılamak için vardır en uzun yollar ilk adımla başlar yapılmış küçük işler planlanmış büyük işlerden çok daha iyidir Çaykara’da hayatı geriye doğru anlatabilirsin ancak ileriye doğru yaşarsın .